30 Aralık 2011 Cuma

En Yalnız Doğru



Önce seni ve benden
sonra aklı ve bedenden
ayırdılar
direnmeye fırsat vermeden
aklım gözlerinin buğusunda
bedenim yabancı bir günün doğuşunda
yalpalanırken
sorulacak en yanlış soruydu 
neden
ve yaşadığım en yalnız doğruydu
hasretin
....
rüzgar kırıp geçiyor
soğuğun yaltaklığında
ağaçlar dalsız
topraktan son suyunu içiyor
çaresizlikten kurumuş dudakları
bir fikre dalıyorum
yakın etsin diye uzakları
olmuyor
şimdi ben
düşünce bataklığında 
çırpınan bir akılsız



11 Aralık 2011 Pazar

Vakitlerden Veda



Günün aydınlık saatleri
başka bir şehrin ışıkları
demir bir parmaklık gibi
gökyüzünden inerek yeri deliyor
ellerim deliriyor
dönmek imkansız o bildik şehire
hasret koğuşunda 
çaresizlik voltaları adımlıyor
şaşkın gözlerim
artık
ayrı ışıklarla aydınlanıyor 
aynı semtin aşıkları
yüzümde saklı kuzey yıldızım
karanlık bastığında
bulacağım tek yön
sen
....
Güzel annem son kez öpüyor 
tuzlu yanaklarımdan
rüzgarla dövüşüyorum
kokusu kalsın istiyorum
alışana kadar 
aman vermiyor
kardeşim son kez kucaklıyor
iri elleriyle
ellerinde küçülüyorum
bir yarımı ona bırakıyorum
...
vakitlerden veda
ne ses var ne seda
yankısız bir boşluğa doluyorum
üstünü kapatıyorlar
gitmezsem olmazdı
gittim olmadı

8 Aralık 2011 Perşembe

Çığlıksız Bir Elveda



Sonbahar geldiğinde
sararan yaprakların
intiharını izleyeceğim
birer birer düşecekler
çığlıksız bir elvedayla
ayaklarımın dibi 
toplu bir mezarlık
yeşil günlerin 
kaybolmuş izleriyle
Sen gittiğinde
kendi sonbaharımı 
sarı yapraklarıyla örteceğim
ıssızlığın ortasındaki
yalnız bir ağacın
...
sensiz olmaz ki
yazı beklemeyeceğim 
yalnızlık içime sinmeyecek
ama ne çare
yeşilden sarıya dönen
bir hayat
sarıdan yeşile
dönmeyecek
..
gitme
yeşili çalma benden
bir kez öldüm
ölemem yeniden
sensiz sapsarıdır cehennem
terk etme





3 Aralık 2011 Cumartesi

Büyük Yanılgı




Muhtacım mı sanıyorsun
yaşamak için sana
yaşlanmak için zamana
öyleyse
büyük yanılıyorsun
henüz çok gençken
yaşlandı gözlerim
sensizdim
ama ölmedim



30 Kasım 2011 Çarşamba

Aşk Yoksa ?




Masallarla büyüyen bir çocuk için en zoru, içindekilerin rengarenk şekerlerden yapıldığı toz pembe dünyasının kapılarını kapatarak kızılın kıyametinin ve katran karasının hakim olduğu gerçekliğe adım atmasıydı. O adımı attıktan sonra bir yol aradı. Tekrar toz pembenin masalsı ışıltısına uzanan gizli bir geçit. 

Üstünde üç harf olan o kapının karşısına ilk geldiği gün, o çocukluğundan kalma mutluluğun esintisini hissetmişti yanaklarında. O gizli geçidi bulmuştu. "Aşk" yazıyordu  kapının üstünde büyük harflerle. Kapının önünde milyonlarca farklı ayak izi vardı irili ufaklı. Herkesin bu kapıyla bir imtihanı olduğunu anlamıştı ayak izlerinden. İçeride o hayal ettiği dünya olmalıydı ki insanlar kapının önünü aşındırmışlardı uzak yollardan gelip. 

Kapıdan içeri adımını attığında ellerine bulaşan gerçekliğe ait o katran karası izlerden kurtulması çok sürmedi. Yeniden beyazın hakimiyetinin sürdüğü o temiz dünyaya dönmüştü. Masallarla büyüyen o çocuk, şimdi aşkla büyüyordu. Aşk dinlediği diğer masallardan çok farklıydı. Onu uyutan değil, uykudan uyandıran eşsiz bir masaldı. 

Öyle büyüdü ki aşkla, güneş daha küçüktü sigarasının ucunda yanan ateşten. O, bir devdi artık aşka inanan. Kapıdan girmeden önce giyindiği o gururdan yeleği bırakmıştı dışarıda.O yüzdendi güneşle dans edercesine gerçekleştirdiği hızlı yükseliş. 

Masallarda bildiği gibi aşkta da mutsuz sonların yeri olmadığını sanıyordu ta ki yavaş yavaş küçülmeye başlayana kadar. Elleri küçülüyordu zordu artık tutmak. Gözleri küçülüyordu zordu artık görmek. Kalbi küçülüyordu ağır geliyordu aşk küçük bedenine. 

Küçüldükçe yalnızlaşıyordu. Küçüldükçe yaklaşıyordu adım adım çıkış kapısına doğru. Savaşıyordu ama o kadar küçüktü ki artık elleri, elinden bir şey gelmiyordu. Toz pembe manzara yavaş yavaş koyu renklere çalmaya başlıyordu. 

Kapının dışındaydı artık. Aşksız, gözden uzak bir yalnızlıkla tanışmıştı suratına çarpan o kapının eşiğinde. Görülmeyecek kadar küçük, duyulmayacak kadar sessizdi. Kimsenin bilmediği bir kimsesiz kadar meçhul olmuştu. Çığlığı, sinek vızıltısı kadar bile görkemli değil. Un ufak oldu ve çırpındıkça kendi çığlığında boğuldu. 

Mutsuz sonla biten bir hikayenin ardından, bir dev daha yıkılmıştı aşka inanan. 

Aşk yoksa, büyümek yalan mıydı yoksa ? 





28 Kasım 2011 Pazartesi

Biri, Bir Diğeri



Topraktan uzak bir çiçek
son kez yeşerecek
bir vazo yalnızlığında
elimden gelmiyor
mutluluğu eşit bölüştürmek
birini sevindirmenin karşılığında
bir diğeri boyun bükecek
....
Mutlulukların altında
bir hüzün gizlenir içten içe
tebessümün saltanatında
ağlak bir kraliçe


24 Kasım 2011 Perşembe

Düşledikçe Düştüm


Düşledikçe
gerçekler talan
düştükçe
gökyüzü yalan
oldu ve bitti
kader
uçurumun kenarında
havlayan bir itti 
haykırdım "yol ver"
dinlemedi gitti
kalbimdeki diş izleri 
ona aitti
tüketti
düşlerimin baharında
......
ben kadere düşman
kader inadından pişman
uçurumun kıyısından
derinlere ağlıyoruz

23 Kasım 2011 Çarşamba

Ayna Ayna Söyle Bana


Benzetiyorlar diye seni bana
alamıyorum gözlerimi aynadan
yavaş yavaş benziyorum sana 
sen oluyorum sonradan

ince bir perdeye dönüyor ayna
bir tarafı cennet bir tarafı dünya

yüz yüze bakıyoruz yeniden 
bir adımın aşılmaz uzaklığında
ismini haykırıyorum aniden
sesimin rüzgarı çarptığında yüzüme
kendime benziyorum tekrardan
sonra kayboluyorum yokluğunda

tamamlanamadan noktalanmış
devrik bir cümlenin
hiçliğine karışıyorum 

bir zamanlar gölgenin vurduğu
bu ıslak topraklarda
gölgesizim şimdi

Ayna ayna söyle bana
cümlenin devamı nerede bu dünyada  ? 


20 Kasım 2011 Pazar

Ben > Dünya



Benden büyük değilsin dünya
ne zaman çevirsem gözlerimi
uzanıyorsun ayaklarımın altında
içimdeki ses basıyor çığlığı
hayatını yaşa!
üstüne basa basa
bırakıyorum izlerimi
dolaşıyor olsam da çıplak ayakla
yummalıyım ki gözlerimi hayata
sen üstte kalasın ben altta


17 Kasım 2011 Perşembe

İçimdeki Boş Oda



Ne kadar tanıdıktı yüzün
ilk kez görüyor olamazdım seni
yaşadığım bunca gün
yakından görebilmek içindi sanki
hüzün çalınmamış gülümsemeni
......
Adını biliyordum söylenmeden
yankısıyla titriyordu içimdeki boş oda
dinledim hiç söylenmeden
kayıplara karıştım eşsizliğinde
öğrenmeden önce adımı
senin adın fısıldandı sanki kulağıma
bir ezan sonrası sessizliğinde
.....
seni gördüğümde ilk kez
o parkın kenarında
sustu içimdeki ses
bir anda
kokun ve teninle doldu
o bomboş oda

14 Kasım 2011 Pazartesi

Kış Mahkumu




Çok zor bu sefer gitmek
uzun bir göç hikayesine benziyor
bir yüreği terk etmek
ömrü küçük su birikintilerinde geçmiş
yaralı bir kuşun
dev bir okyanusa karşı gelmesi gibi
içindeki son yamalı umutlarıyla
.....
Bir ucundan ölüm çekiştiriyor
diğer ucundan kalım 
terk ederken soğuğun vurduğu bir yüreği
umutları pekiştiriyor
sıcak bir diyarın hayali
....

Uzun bir göç hikayesi
ufka doğru uçuyor
yazı arayan bir kış mahkumu
rüzgarın yönü aksi,  şeytan aksi
ama hala sımsıkı avuçlarında
zamanın kumu


10 Kasım 2011 Perşembe

10 Kasım



10 Kasım
Akrep henüz varmıştı dokuz'a
en zor anıydı yelkovanın
beş'i vuruşu
o an başladı bir milletin 
yürekten sürdüreceği saygı duruşu 
yelkovan vurana dek sonsuza
.....
10 Kasım
Saat on'u görmeden
O'nu göremeden
kapandı gür kaşları altında
karanlığı alt eden
hür mavi gözleri
o gözler ki
yıkıp dillere pelesenk ezberi
yeni baştan yazan 




6 Kasım 2011 Pazar

Şeker ve Kan Arasında Çocuk Olmak



Sakalımdan utanmasam yine kapı kapı dolaşıp elimde çokça şeker toplamayı umduğum için özenle seçtiğim kocaman bir alışveriş poşetiyle şeker toplamak isterdim.

 Hiçbir zaman yalnız çalamazdık önümüzde büyük bir kaleye aitmiş gibi kocaman duran kapının zilini. Boyundan büyük işe kalkışmak deyimiyle o zaman tanışırdı şeker toplamaya çıkan her çocuk. Kapının açılma anı nefesleri kesen bir filmin en heyecanlı sahnesi gibiydi. Sürpriz yumurtadan çıkacak olan oyuncağı merak etmekle denk diyebilirim. Herkes filmlerde izlediğimiz yaşlı tonton amcalar ve pamuk nineler gibi sevecen değildi. Kesme şekerle geri yollayanlar dahi olurdu.

-Pardon teyzecim midilli mi sandın bizi ?

Bunları diyemiyorduk tabi o zamanlar.

Bana zamanında şeker verenler okursa çok kızabilirler.

- Az şekerimizi yemedin bre nankör.

Hiç nankörlüğün lüzumu yok. Elimdeki poşet her zaman ağzına kadar dolardı. Şekerin yanı sıra, genelde güzel görünümlü çelik kapıların arkasından uzanan eller bozuk para da sıkıştırırdı avuçlarımıza. Avucumuz küçük olduğundan avuç dolusu paraya sahip olunca küçük kalplerimiz mutlu mutlu atardı. Toplanan bozuk paralar şeker toplama grubundaki kişi sayısına bölünürdü. Hem eğlenceli hem de matematik gerektiren eğitici bir bayram merasimiydi.

Eğlenceli olmayan tek tarafı ise kurbanlıkların sokağın ortasında kesiliyor olmasıydı. Kurban bayramında sokakları kaplayan kan kokusunu, içimizdeki o çocuksu bayram neşesini bir nebze bastırırdı. Çocuk kalbimle çok daha duygusal yaklaşıyordum.

- " Biz hasılata bakalım arkadaşlar şekerler yine ağzına kadar doldu gerisi mühim değil " diyemiyorduk çocuk da olsak.

Zaten o zamanlar bu kadar karmaşık cümleler kuramıyorduk haliyle.

Yeni aldığımız "cici"lerimizin paçalarını sıyırıp kan gölü arasından apartmanları gezmek de ayrı bir esneklik ve beceri istiyordu.

- Ortada kan gölü var yandan geç.

Şeker ve kan arasında var gücümüzle çocuktuk. 

O zamanlar din ve devlet işleri ayrıydı birbirinden. Din ve çocuk işleri de. Ne oruç ne de kurban kavramını biliyorduk. Bizim için ikisi de şeker bayramıydı. 

Sokaklarda göz göze geldiğim sevgili melül bakışlı kurbanlık hayvanlar yeri gelmişken mekanınız cennet olsun.

Bir çocuğun dikkatini dağıtacak en büyük silah şekerdi ve biz de ona sahiptik. O yüzden sokaklarda oynanan kasapçılık oyununa takılmıyordu gözlerimiz çok. 

Ağzımızda eriyen şekerin o mutluluk veren tadına cebimizde şıngırdayan bozuk paraların sesi eşlik eder,  bir sonraki bayramın hayalini kurmaya başlardık çoktan.

Ama şimdi bu halimle bir kapıya gidip çocuksu bir bakış katmaya çalıştığım o garip ifadeli suratımla süslediğim "bayramınız mübarek olsun teyzeciğim" lafının, deli damgası yememe sebebiyet vermesi kaçınılmaz.

Şeker ve kan arasında çocuktuk. Şimdi kan gölünün ortasındaki dünyada birer yetişkin. 1 sene 365 gün ve 365 gün içerisinde 3-4 gün bayram..

Her gün bayram yaşamak için deli olmayı ciddi ciddi düşünmüyor değilim. Akıllıların devri sona erdi. 


*Sevinerek söylüyorum ki artık sokakta yapılan kesimlere rastlamıyoruz ve bu mübarek gününü tüm güzelliğiyle olması gerektiği gibi yaşıyoruz. 

4 Kasım 2011 Cuma

Kartpostal Güzelliği





Güzel bir kadın gördüm
iki yakası arasında
uzanan narin boğazında
parlayan masmavi gerdanlığıyla
o andan beri ayaklarım kördüğüm
ne mümkün yaşamak uzağında
gözlerim esir tüm hayranlığıyla
kimi zaman bir bankta
kimi zaman bir camın saydamlığı arkasında
izliyorum kartpostal güzelliğini
sonbaharda sarı saçlarını
ilkbaharda gözlerinin yeşilliğini
sevdim en çok
böyle bir kadını ara ki bul
güzel ve sadık
koşar adım terk edişlerin ortasında
sen hep benimle kaldın 
lütfeder misin adını güzel kadın ? 
- İstanbul


2 Kasım 2011 Çarşamba

İnce Bir Ayrılık Hikayesi



Bir zamanlar ne kadar yakındılar.

Ölüm ile yaşam. Nefret ile aşk. Gülmek ile ağlamak.

Beraber geçirirlerdi zamanı. Ölüm kapar gözlerini ölü taklidi yapar, yaşamsa hafif bir meltem gibi okşayarak tenini içine dolardı. Sonu gelmez bu oyun içinde hiç sıkılmaz ve hiç gerçekten ölmezlerdi. Ölümsüz ve sorunsuz bir hikayenin parçasıydılar.

Nefret ters ters bakıp sırt çevirirdi önce. Alev alev olurdu gözleri. Çok sürmezdi bu halleri. Dayanamazdı aşkın o göz kamaştıran büyüsüne. Bir süre sonra nefret aşka dönerdi. Yine yüz yüze bakarlardı uzun uzun.

Ağlamak öyle sulu gözlüydü ki gülmek yapmadık şaklabanlık bırakmazdı onun karşısında. Ağlamak bir başladı mı gülmek hemen uzanır sökerdi yaşları gözünün pınarından ve bir tebessüm kondururdu kahkahaya gebe.

İnce çizgi ise uzaktan izlerdi onların bu birlikteliğini ve yalnızlığı ağırlaşırdı kanayan bir yara gibi. Kıskançlık sarardı tuz gibi etrafını kanayan yarasının.

İnce bir çizgiydi o hep uzaktan izlediği güzel çizgiye paralel. Ne kadar uzarsa uzasın hep aynı kalıyordu aralarındaki mesafe. Dil döküyordu tüm yollara önce. Aldığı hiç bir yol ona çıkmıyordu. Sonra lanet ediyor ve küfürler savuruyordu ince çizgisinden çıkıp. Ne isyan çareydi ne de çaba. Derin bir denizdi boş çabaları ve içinde boğuluyordu her çırpınışında. Yine de uzuyordu. İnceliyor inceliyor ama kopmuyordu. Kimseyle kesişmesi mümkün olmayan yalnızlığıyla uzanıyordu boylu boyunca.

Her akşam güneş batmadan önce tek dostu olan ufuk çizgisine gidiyordu. Kesişebildiği tek çizgiydi. Dertleşiyorlardı uzadıkça uzayan günün ardından. Bir uzun günün daha bittiğini haber veren kızıllığın karanlığa çalan aydınlığında son kez uzaktan izliyordu o güzel çizgiyi. Güneşin ihtişamına bu kadar yakınken bile gözleri ondan başkasını görmüyordu.

Ve bir gün karar verdi ince çizgi. Ayrılık hüküm sürsün istedi. Etrafındakileri de kendi kaderine ortak etmek istedi ve girdi aralarına ayrılmaz beraberliklerin.

Ölüm ile yaşam, nefret ile aşk, gülmek ile ağlamak ayrıldılar o an aralarından geçen o ince çizgiyle.

Her biri ayrı hayatlar yaşamaya mahkum oldular gözlerinin içine bakacak kadar yakın oldukları halde. Artık ölüm gerçekten vardı. Artık aşka dönmeyen nefretler doğuyordu. Artık ağlamakla sızlamakla geçiyordu  ömür ve toprak göz yaşına hiç doymuyordu.

Bir o kadar yakın ve bir o kadar uzak oldular. Kaderiyle eş iki paralel çizginin...

31 Ekim 2011 Pazartesi

İçi Boş Aceleler




Ne kadar hızlı yürüyoruz bugünlerde
içi boş acelelerde daire çiziyoruz
hep başladığımız yerde
boşa tüketilen nefeslere üzülüyoruz
o kadar dar ki çizdiğimiz daire
içine kendimiz sığıyoruz yalnız
tek kişilik dairelerde yalnız
ve sessizliğin vahametinden korkmadan 
cesurca yaşıyoruz

.............

mesafeyi bebeğinde taşıyan gözlerimiz
seçe seçe bakıyor suratlara
dünyaya gözlerini yeni açmış
bir bebek kadar boş ve habersiz
tokalaşacak vaktimiz dahi yok
ellerimiz değmeden ellere
el değmemiş yabancılıklara koşuyoruz
umursamazlık akıyor paçalarımızdan
kimin umrunda
kim kimin umrunda ?
ne olmuş ki
her köşebaşında sokak lambası varsa
biz ışıkta da kayboluyoruz
adımlarımızın hızıyla yarışırcasına

29 Ekim 2011 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramı



Güneşten bir tutam sarı saçlarıyla
gökyüzünden bir tutam mavi gözleriyle
bulutların arasından gülümsüyor Ata'n
ölümsüz koruyucusuyla ayakta bu vatan
İstiklal marşının eşsiz sözleriyle
arşı sarıyor Türklük
kaldır kafanı bir bak
bugün bayrak bir başka kırmızı
görmüyor mu gözlerin ay ile yıldızı ?
bugün bir başka parlak 
Tir tir titriyor kara bulutlar
küçük bir çocuk gibi korkudan
Cumhuriyetin aydınlığı karanlığı boğacak
Ey şanlı bayrak
Sen özgürce dalgalan




28 Ekim 2011 Cuma

Yaşanmayacak Çıplak



Kelimeler kıyafet gibidir
yaramaz, bir çocuğun üstüne yakışır
bir adamın üstüne değil
bazı kelimelerse özeldir
her beden layıkıyla taşır
aşk misal
işlemeli ahşap bir sandıkta
lavanta kokuları arasında
özel bir gün için bekleyen
bekledikçe güzelleşen
beyazı süt, yeşili orman
mavisi gök kokan
o en güzel kıyafet
evcilik oynamak için
heyecanlanan bir çocuğun
elinde çiçeklerle mis kokan
yağmur altındaki bir adamın
her gün cam kenarından
o bakışma saatini kaçırmayan kadının
kıyafetidir aşk
bak
nasıl da parlıyor güneşe inat
taşıdıkları erişilmez zarafet
ve yaşanmayacak çıplak
kopmadıkça kıyamet


26 Ekim 2011 Çarşamba

12'den Önce Külkedisi




Süslüce bir laftır
sevmek ebediyen
saat 12yi vurmadan önceki
hali gibi külkedisinin
bir o kadar da kalıba mahkum
teki kayıp camdan ayakkabı misali
.....
camdan bir tabutta
uzaktan izlenir oldu aşk masalı
tek bir laf firarda
o masalsı hikayelerden
belki en başı dik
en gözü yerde
usluca bir laftır
sevmek edebiylen

24 Ekim 2011 Pazartesi

O Mutlu Islık



Ben azıcıktım
bir insan ne kadar kalabalık olabilir ki tek başına ?
ama hayat çok oluyordu
ışığının son deminde yorgun bir mumu
çatlaktan esen rüzgar gibi yoruyordu
değiştirdim rüzgarın yönünü
değiştirdim dünü bugünü
değiştirdim olan biteni
son kez akarken gözümden gökyüzü
serip soğuk raylara yorgun bedeni
beklemedim görüp göreceğim son treni
trenin geceyi yırtan acı düdüğü
yenemedi dudağımdaki umutlu ıslığı
direnmek  için acı seslere
cebimde taşıyorum hala o mutlu ıslığı
.......
ben de çok oldum
çok olurken hayat
ve şaşırıp kaldım
bir insan ne kadar tek başındaymış kalabalıkta hayret

21 Ekim 2011 Cuma

Sarı Mavi Beyaz



Vuruyor gökyüzü gözlerinin kıyısına
bulutlardan kale yapıyorum
kovup rüzgarları
ki kalmayalım gökyüzünde göçebe
yıldırımdan çitler koyuyorum etrafına
bir tek kuşlara yer var
şarkılar kulağımızdan eksik olmasın istiyorum
o kadar büyük ki bahçemiz
güneş, sarı bir lale kalıyor ortasında
bahçemizde hiç güneş batmıyor
omzunda uzanan bir tel saçı alıp
bağlıyorum güneşi buluttan çatımıza
.........
bir hayal kuruyorum sarı mavi beyaz
bir hayat kuruyorum her mevsimi yaz
gözlerinin kıyısına

19 Ekim 2011 Çarşamba

Güneş "Doğu"dan Doğmuyor




Doğudan yükseliyor feryad-ı figan
Bayrağa sığmıyor artık akan kan
Açmadan solarken binlerce genç fidan
Güneş "doğu"dan doğmuyor inan

Ah Anadolu!
geçmiyorsa üstünden barışın yolu
illa ki olacaksan kan gölü
Mehmet'in kanıyla değil
kansızın kanıyla olacak dolu

16 Ekim 2011 Pazar

Susam Kokan Bir Hikaye




Taze gevrek simit!

Bugün de diğerlerinden farksız, bağcıklarını bağlamaya üşendiği ayakkabısını sürte sürte yürüyor ve opera sanatçılarını aratmayacak o gür sesiyle tokatlıyordu evlerin miskin duvarlarını. Susam kokusu salına salına yürüyordu önden rüzgarla el ele genzi yakan o büyüsüyle. Her ne kadar alışılmışın dışında olsa da insanlara günaydın deme şekliydi bu.  Kimseden karşılık beklemiyordu ki zaten kimse onun bu söylemine günaydın diyerek cevap vermiyordu. Karşılığını alamamış nice diğer söz gibi etrafta umutsuz attığı iki üç turdan sonra gökyüzünün maviliğine karışıp gidiyordu.

Önündeki simit arabasını ittirirken, simitleri başının üstünde taşıdığı o eski günlerden kurtulduğu için bir kez daha şükrediyordu. Babasını zar zor ikna etmiş, el arabasından bozma da olsa bir simit arabasına kavuşmuştu. Başının üstünde ya da önünde taşıması hayatında köklüce bir değişikliğe sebep olmasa da artık küçük şeylerle mutlu olma oyunu oynamak hayatının bir parçasıydı. Çünkü uzunca bir zamandır eline mutlu olabileceği büyük bir şey geçmemişti.

Gözünü, sesiyle titrettiği camlara gezdiriyor ve perdelere yansıyan gölgelerin camı açıp simit istemeleri için dua ediyordu. Akşam eve eli boş döndüğünde karşılaşacağı manzara gözünün önüne geldi. Bu simitleri satmalıydı ki akşam babasının içki kokan ağzından çıkacak zehirli laflardan nasibini almasın. Camların esaretinden kurtulup rüzgarla dans eden perdelerin büyüsüne kapıldığında bu leş kokan düşünceden sıyrıldı. O sırada bir ses duydu :

- Şşş simitçi!

Evet o herkes için isimsiz birisiydi. Bir simitçi.

Düşündüğünde, ona camlardan ve balkonlardan uzatılan sepetler belki de daha çoktu tokalaşmak için uzatılan ellerden. Sepetler daha yakındı ona belki de insanlardan. Adres sormak için yaklaşan insanlar ve genç yaşında olduğu için merhametle yaklaşıp bir iki dakika hal hatır soran yaşlı teyzeler dışında kimsecikler uzanmazdı ona. O da kimseyle konuşmak için yanıp tutuşmuyordu artık. Hayallerinden oldukça uzak olan bu genç, kuracağı diğer yakınlıkları umursamıyordu.

Babası alkolün pençesinde, hayatında bir işin ucundan dahi tutmamış sorumsuz bir adamdı. Annesi ise, 3 küçük kardeşine, ona ve bu işe yaramaz kocaya bakmak zorundaydı. Gecesini gündüzüne katarak evlere temizliğe gidiyor ve babasının üstüne düşen görevi de ses çıkarmadan yerine getiriyordu.  Gerçi başka bir çıkar yolu hiç olmamıştı. Babası annesinin üstüne yürürken, alkol almış sinirli bir insanın ne kadar acımasız olabileceğine çok defa gözü yaşlar içinde şahit olmuştu.

Babası, onu okula göndermek istemiyor ve artık elinin ekmek tutacak yaşa geldiği konusunda diretiyordu. Annesi, oğlunun okuyup daha iyi bir hayata sahip olmasını istiyordu. Eğer okuldan alırsa çalışmayacağını söyleyerek kocasına hayatındaki ilk ve son meydan okumayı yapmıştı. Köşeye sıkışmış bir farenin gözü dönmüş aç bir kediye kafa tutmasına benziyordu.  Sonuçları ağır ve ağrılı olsa da iki gün geçen parasızlıktan sonra alkolden uzak kalan adam ses çıkarmamaya karar vermişti. Annesi sayesinde orta okulu bitirebilmişti.

Onun belki de hayattaki tek savunucusu ve koruyucu meleği olan annesi, temizliğini geç saatte tamamladığı evin kapısından çıktıktan dakikalar sonra ara sokakta olmasına rağmen aşırı sürat yapan bir aracın çarpmasıyla hayatını kaybetti. Yorgun bedeni, yıllardır nasırlı ayakları ile üzerinde yürüdüğü o sokakların birinde öylece yatıyordu. Acı bir tesadüf mü yoksa kaderin güldürmeyen oyunlarından birisi midir bilinmez, hayatını sonlandıran bu kazaya sebep olan alkollü bir sürücüden başkası değildi.

Annesi vefat ettiğinde, etrafındaki tüm çiçekler solmuş yalnız bir karanfil idi çorak arazinin ortasında. Ne tutunabileceği verimli bir toprak, ne yaslanabileceği bir yoldaş ne de yağmur taşıyan bulutlar vardı etrafında. İçinde inanç zerrecikleri dahi yoktu.

Babasının zorlamasıyla liseyi bırakmak zorunda kaldı. Üstünde kor gibi yanan sigaraya hangi kül tablası karşı koyabilmişti ki şimdiye kadar ? Oysa hayallerinde hep bir tiyatro oyuncusu olmak vardı. Birbirinden farklı rollerin içinde hayatı yeniden keşfetmek, bedeniyle o karakterlere can vermek istiyordu. Replikleri savurmak istiyordu sahnenin her yanına. Shakespeare'den Hamlet'i oynamak istiyordu. "Olmak ya da Olmamak" diye haykırmak istiyordu. "Bütün mesele bu" demek istiyordu. Edmond Rostand'tan Cyrano de Bergerac'ı oynamak istiyordu. "Her şey olayım derken hiçbir şey olamadı" diye isyan etmek istiyordu.

Olmadı. İçindeki bu ateşi söndürmek için her gün tiyatronun önündeki ağacın altını mesken tuttu kendine. Üstünde tiyatro yazan bir binanın içindeki sahneye adım atamadı hiç. Adım atanları izledi ve onların yüzlerindeki sevinçle bastırdı içinde kanayan yarasını. Simit satmak için evlerin camlarına baktığı gibi umutla baktı camın arkasından tiyatronun içine çekilinceye kadar perdeler. Belki görseler, acırdılar haline ciğerci dükkanının önündeki kediler.

Simit arabasını itiyordu ağır ağır. Dekorunun bir parçasıydı ne de olsa. Dünya da bir sahne değil miydi zaten ? Hayat da oyunun adı ? O da rolünün hakkını veriyordu. Repliklerini de kendi yazıyordu. Bir oyuncu olmaktı hayali sadece. Oysa şimdi bir yazar da olmuştu. Replikleri, lisenin ilk yıllarında duyduğu ünlü replikler kadar can alıcıydı. Gür sesiyle daha da bir etkileyici oluyordu sözler. O replik ki; olmayanı oldurmuş bir simitçiyi resmeden ve camları titreten :

Taze gevrek simit!

Simit arabasını itiyordu ağır ağır ve annesi onu ayakta alkışlıyordu sahnenin yukarısından.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Her Simada Bir İma



Kim kimin nesi ? 
bu kimin sesi ? 
ulaşmak zor gerçeğe
gözlerime dokunan her sima
taşıyorken bir ima
içimde bastıramadığım bir hayat endişesi
durup baktığımda geleceğe
gördüğüm hazin bir yalnızlık portresi
solgun renklerin ortasında
canlı kalma telaşesi 




13 Ekim 2011 Perşembe

Sonbahardaki Yeşil



Canım kardeşime ithafen..İyi ki doğdun..



Kızamazsın da artık
bana şiir yazmadın abi diye
ama inan en kolay yazdığım şiir olacak
çünkü kendime yazıyormuşum gibi gelecek
kelimeler kendini salacak
çocukken üstümüzü örten yorgan gibi
aynı kanepenin üstünde
......
iyice yaklaştır burnunu
taşıyor kelimeler
sobamızın üstünde pişen
o unutamadığımız kestane kokusunu
bilirsin kardeşim
hayat gölgeli bir sahne
ışıklar geçici ve sahte
ve biz
kimi zaman mutluyu oynadık
kimi zaman neşeden yoksunu
sorarsan ki özde neyiz ?
iki dik omuz birbirine sadık
.......
Sen olmasan
sevemezdim sonbaharı
içinde  son olan ne varsa
bana uzak olmalı
sen doğmasan
çekemezdim bu mevsimi
adındaki baharsa
yapraklar yeşil kalmalı
.......
ah be kardeşim
çok sevemedin bu kurdeleli lafları
ama şimdi sadeliğin sırası değil
çünkü sen bu kalbin yarısı değil
tamamısın
kaç oldu ki yaşın ?
ne fark eder
hep benden küçük kalacaksın
hep aynı göz bebeklerimdeki resmin
büyüse de ellerin
şunu bil ki
en eşsiz duygulardan ilki
kardeşlik
....
unutma kardeşim
uyumayı kanepelerde
yanyana öğrenen iki çocuk
iyi bilir çekip de yatmayı
ve çıkarır lügatından
çekip de gitmeyi
işte bu yüzden biz
daha nice sonbaharlarda beraberiz

12 Ekim 2011 Çarşamba

Bir Anlam Olmak


Bir anlam olmak istedim
bu anlamsız dünyada
gerçeği arıyorum dedim
yanlış olmayanı ya da
gerçeği bilmeden inanmak zor
inanmadan güvenmek yorar
güvenmeden yaşamak ağır
bilmez misiniz ?
gerçekten çok uzak sesiniz
çoğu zaman yanlış
ve yalanlarla sarılı bedeniniz
yalnızlığın ortasında keşmekeş

işte ben
vardığımda farkına
vazgeçtim anlam olmaktan
ve elimde çomakla koşmaktan
feleğin çarkına

11 Ekim 2011 Salı

Su ve Sen



Nasıl ki
yaşanmaz susuz
belki bir kaç gün
dayanır beden
Kuşkusuz
yaşanmaz sensiz
bir kaç saat bile
dayanılmaz çileyle

......................

su ve sen
iki vazgeçilmeyen
farklı biçimde
su gibi akıp gitme asla
damlaya damlaya
aşk ol içimde

.......................

ben sana susarım
yoksan çığlık çığlığa
varsan susarım
ve bir senle yaşarım
hayatı kılıktan kılığa


10 Ekim 2011 Pazartesi

Yağ Yağmur




Yağmurlu günlerden birinde
ayakkabılarım su içinde
içiyordum ilk sigarımı
düşen damlalar kadar hızlı
kirletiyordum temiz yanımı

yine yağmurlu bir gündü
burnumda toprak kokusu hala 
sanki dündü
ilk defa avuçlarımdaydı 
sevdiğim bir el 
yüzü sanki dolunaydı 
ay kıskandı ve söndü 

Acı bir gündü 
yanaklarım ıslanıyordu
içim yanıyordu
ve yine yağmurlu bir günde
gömdüler baba dediğimi
o gün yağmur soğutmadı yüreğimi

şimdi düşünüyorum da
yaşananlar mı unutulmaz
yoksa 
yağmur mu anlam katan
ve anıları taze tutan

yağ yağmur 
sen yağ ki 
hatırlasın bu ömür 
dünmüş gibi sanki 


4 Ekim 2011 Salı

Bu Kadar Mı Özgürüz ?




Bana bak isterim
ama laf olsun diye değil
göz bebeklerimde ateş ol
içimi yak isterim
ya yak 
ya bakma
çünkü dokunur bakışların
benliğime acıyla
eğer bakıyorsan
göz ucuyla

bu kadar mı özgürüz ? 
kimse yargılanmaz
yaşayan bir aşkı
öldürmek suçuyla