anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2012 Pazar

Babam'a



Ben çok sevdim babamı 
hiç gitmeyecekmiş gibi 
o istedi inanmamı 
öyle bakardı çünkü
hiç bitmeyecekmiş gibi
ölüm yokmuş gibi
silerdi gözlerimden hüznü
.....
Babam iyi bir adamdı
ne eksik ne yarım
Tamdı
Tamamlardı 
gitti
inanmadım
geride tamamlanmayacak
eksik bir hikaye bıraktı
ve gözlerimde hüzün birikti
asla silinmeyecek
....
görüyor musun baba ? 
büyüdüm sana şiirler yazacak kadar
ve gittin diye kızacak kadar
...




25 Mayıs 2012 Cuma

Ben ve Gece Susuyorduk


Ben konuşuyordum yalnız
gece susuyordu
bir parça ay 
kaçıncı kez boş kaldığını unutmuş
nemli bir bardak
küle dönmüş yarım bir sigara
ve yalnızlıktan fazlası 
yoktu masada
hayalin beliriyordu apansız
ay ışığından da parlak
masanın ucunda duruyordu
bir kelebek konuyordu
yüzünün kıyısına
ömrü uzuyordu

gece konuşuyordu yalnız
ben susuyordum
düşüp kırılıyordu o nemli bardak
uzaklaşıyordu hayalin
o son gidişinin tiyatrosunu izliyordum
çaresizlikten fazlası 
yoktu masada
kaçıyordu kelebek
gittikçe soluyordu renkleri 
bir parça ay 
avuç dolusu kül
ve cam kırıklarından başka
hiçbir şey kalmıyordu geride
ben ve gece susuyorduk
artık
içimizden küfrediyorduk aşka





10 Ekim 2011 Pazartesi

Yağ Yağmur




Yağmurlu günlerden birinde
ayakkabılarım su içinde
içiyordum ilk sigarımı
düşen damlalar kadar hızlı
kirletiyordum temiz yanımı

yine yağmurlu bir gündü
burnumda toprak kokusu hala 
sanki dündü
ilk defa avuçlarımdaydı 
sevdiğim bir el 
yüzü sanki dolunaydı 
ay kıskandı ve söndü 

Acı bir gündü 
yanaklarım ıslanıyordu
içim yanıyordu
ve yine yağmurlu bir günde
gömdüler baba dediğimi
o gün yağmur soğutmadı yüreğimi

şimdi düşünüyorum da
yaşananlar mı unutulmaz
yoksa 
yağmur mu anlam katan
ve anıları taze tutan

yağ yağmur 
sen yağ ki 
hatırlasın bu ömür 
dünmüş gibi sanki 


10 Eylül 2011 Cumartesi

Oldu, Bitti ve Gitti




İki kelime yetti
başlarken
tek kelimede bitti
erken

.............................................

Öğrendim ki
üç kelimeden ibaret aşk
oldu, bitti ve gitti

.............................................

Dudağıma erişememiş kelimeler
ve ben
ağlaştık, yaklaşırken seher
ardından

5 Eylül 2011 Pazartesi

İçimizdeki Fırtına




Bir sandalımız ve iki küreğimiz vardı.

İkimiz de hazırdık küreklere asılmaya. Kimse birbirinden daha fazla ya da daha az asılmıyordu küreklere. Engin bir denizin ortasında bir başımızaydık. Kimse yoktu bize birbirimizden yakın.

Mütevazi bir sandalda pek mütevazi olmayan bir aşktı bizimkisi. Büyük büyük gemilerin gitmeye cesaret edemediği denizlere gitmeye hazırdık. Öyle cesur, öyle inatçı.

Fırtınalardan korkmuyorduk. Sığınacak liman da aramıyorduk. Biz bize yetiyorduk. Bizi yıkabilecek tek fırtınanın içimizden çıkabileceğini bilmiyorduk.

Bir gün bir fırtına esti. Yıkıldık.

Sandalımız paramparça. Kürekler kayıp. İkimiz de farklı dalgalarla savrulduk.

Oysa bir ekmeği bölmeye hazır iki yüreğimiz vardı. İki yürek ki tek olmaya, tek atmaya alışık.

Dalgalar birleştirir mi tekrar iki yüreği ?

Yıkıldık.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bulutlar neden ağlıyor ?


     
          Çocukluğumdan aklımda kalan anılarda cam, buğu ve saksılar hiç eksilmez birer fotoğraftır. Belki annemin sokakta zaman geçirmeme koyduğu yasaklar, belki o yaşlarda bana oldukça karmaşık gelen hayatla arama şeffaf ama koruyucu bir set çekme isteği ve belki de gürültüden uzak insan manzaraları izlemenin verdiği huzur beni pencere kenarında çok zaman geçirmeye itmişti.  Hele ki bir de yağmur yağdığında sanki hiç beklemediğim bir anda parlak ve rengarenk kağıtlarla süslenmiş bir hediye paketi almışçasına hızlı atardı kalbim. Cama vuran yağmur damlalarıyla yarışır, onların aşağı doğru usulca akmalarını seyrederdim.  Birbirlerine karıştıkça büyürler ve hızlanırlardı. Her birine isimler takardım. Deniz derdim onlara. Irmak, nehir ve su. Küçük olmalarına bakmayın siz o damlaların. Her biri öyle cesurlar ki. Birbirlerine karışmaktan hiç korkmazlardı onlar insanlar gibi. İnsanlar bir kalbi, bir evi ya da hepsini bir kenara koyun koskoca bir dünyayı paylaşamıyorken onlar birleşip su olmaya, nehir olmaya, deniz olmaya hazırlardı. Milyonlarcası bir arada yaşayarak bir deniz olabilirlerdi hiç şikayet etmeksizin kardeşçe.
          Yağmurlu bir günün kalbimde hissettirdikleri sadece mutlulukla sınırlı değildi. Bir parça da hüzün hissediyordum kalbimin bir kenarında. Yağmura anlam yüklemeye çalıştığım ilk anlarda, yağmurun bulutların gözyaşı olduğunu duymuştum çünkü. Bulutlar böyle hüngür hüngür ağlıyorken benim o hüzünden bu derece mutlu edici bir pay çıkarmam çocuk kalbime hüzne gebe duygular zerk ediyordu. Oysa ki büyüdüğümde öğrendim hüzünlerden mutluluk, acılardan çıkar sağlanan bir dünyada yaşadığımı. Bulutların neden üzüldüğünü merak ediyordum. En çok sevdiği oyuncağı mı kırılmıştı acaba ? Yoksa babasının getirdiği poşetleri heyecanla karıştırmış ve en çok sevdiği çikolatasını mı bulamamıştı ? Büyük bir keyif aldığım bu yağmur seyrini bozmaya hazırdım. En sevdiğim oyuncağımı ya da yemek için akşamı beklediğim çikolatamı hiç düşünmeden verebilirdim o an. Ama bununla asla gururlanmıyorum çünkü benim yerimde hangi çocuk olsa aynısını yapardı.
         Her güzel şey gibi benim yağmur eğlencemin de bir sonu vardı ki bu son kimi zaman uykusuz ve ağlamaktan kızarmış gözlerle geçen gecelere sebep oluyordu. Belki de bulutların gözyaşlarıyla mutlu olmamın diyetini ödüyordum. Aslında bu son sadece beni etkilemiyor ayrıca annemin ve babamın da yataklarında yayıla yayıla yatmalarına engel oluyordu. Onların bir suçu yok diyordum her seferinde bana kızdıklarına inandığım bulutlara. Eğlencemin sonu yani yıldırım ve gök gürültüsüne şahit olduğum anda fırlayarak yatak odalarına koşuyordum. Bu yüzden ne ben ne de annem ve babam gök gürültülü geceleri hiç sevmedik. Bugün hala gök gürültülü gecelerde çocukluğuma geri döner ve içimde yatak odasına koşma isteği duyarım. Ama artık o odada annem yalnız ve ben her gürültüsünde yatak odasına koşmak yerine çocukken bulutların yaptığına inandığım şeyi yapıyorum.
         Bulutlar ağladığı için yağmur yağıyorsa gök gürültüsüne ve yıldırıma da bir sebep bulmalıydım. Her şeyi büyüklere sormak yerine kendi hayal dünyamda onlara anlam vermeyi de bir oyun gibi içimden sessizce oynuyordum. Önce havayı yaran ve kollarıyla gökyüzünü kucaklayan bir ışık görüyordum ve ardından camları titreterek yağmur damlalarının dansını hızlandıran gürültüyü duyuyordum. Peki neden beraber kol kola gelmiyorlardı yeryüzüne? Yukarıda bir anlaşmazlık yaşamış olmalıydılar. Ya içlerinden biri oyunun en güzel yerinde mızıkçılık yapmış ya da biri diğerinin şekerini almıştı. Başka bir sebebi olmadığına o kadar emindim ki. Mızıkçılık yapan ya da şekeri çalan, yıldırım gibi oradan uzaklaşırken diğeri fark eder fark etmez arkasından avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bu dünyada mutsuz bir çocuğunki kadar korkutucu olamazdı hiçbir çığlık. Önce görüntü geliyordu arkasında da çığlık ve bu görüntüye şahit olan hiçbir çocuğun bu çığlığa tutarsız kalması mümkün değildi. Geçmişte bu çığlığa dayanamayıp her seferinde yatağından zıplayarak uyanan biz çocuklar, bugün dünyanın her yerinden yükselen açlık, kuraklık, savaş ve doğal afetler sonucu karanlık kuyularda yankı yapan çığlıklara aldırmadan yatağımızda rahatça uyuyabiliyoruz.  Artık bulutların neden ağladığını anlayabiliyorum. Emin olun ki bulutlar artık bize ağlıyorlar.